Bildiğimiz anlamda ilk zombi filmini çekerken George Romero’nun aslında tüketim toplumu eleştirisi yaptığını artık yinelemenin manası yok (Tüketimin esiri olmuş modern insanın şuursuzca gezen zombilerden farkı yok hesaabı). İşin ilginç tarafı üstad sanki janra görünmez bir mühür vurmuş gibi bugüne değin çekilmiş, ciddiye alınabilecek tüm zombi temalı filmlerde böyle bir metaforlar, bir göndermeler, bir eleştiri hali var. Kiminde salgının yayılışı, kimi salgın anında insanların davranışları kimi de bizzihati salgının ortaya çıkışını bu eleştirinin merkezine oturtup toplarını burayı hedef alıp ateşlemekteler.
Pontypool da tam bu eleştirel ekolden, hem de konuyu ilginç bir noktadan yakalayıp hem de konsepte yeni bir şeyler katıp ve fakat bunu sıkıcı bir şekilde yapıyor.
Konuşmayla, sözlerle ve hatta salt ingilizce ile yayılan bir salgın. Sözcüklerin anlamlarının tetiklediği duydukları her yeni sözcükte saldırganlaşan zombiler. Kaderin cilvesine bakın ki olay tam da bir radyo istasyonunda cereyan ediyor. Ve evet, tüm film radyo istasyonundan hiç çıkmıyoruz. Bu güzel olabilirdi, ama zombisiz zombi filmi dudaklarımzı büküyor.
Filmde pek action yok, bol bol konuşma var. Biraz merak biraz gerginlik ve bolca konuşma. Ve tabii bir de hayal kırıklığı.
Filmde öyle şeyler oluyor, öyle muhabbetler dönüyor ve yer yer öyle mimiklere denk gelinebiliyor ki film ciddi mi, değil mi anlamakta zorlandığım anlar oluyor. Netice itibariyle keşke atlayarak izleseydim dediğim bir film oldu Pontypool, kimselere tavsiye edemem. Takıntısı olan, arkadaşlarına “onu da izledim!” demek için izleyebilir. Yoksa geçiniz, ge-çi-niz.
Neyse film bana Chuck Palahniuk’un Lullaby diye bir kitabı vardı, onu anımsattı. Okunduğu zaman okuyan hariç, duyan herkesin öldüğü bir ninniyi anlatan bir romandı Lullaby. Elemanın biri zamanında alıp o ninniyi bir çocuk kitabına koymuş ve kitap da bir şekilde halk kütüphanelerine dağıtılmış. Derken memleketin dört bir yanında çocuk ölümleri başlar. Olaylar gelişir. Ne güzel fikir di mi ya?
Iron Sky hazır, bu da ilk tam fragmanı. 2. Dünya Savaşı’nın sonunda geliştirdikleri uzay gemilerine atlayıp Ay’ın karanlık tarafına konuşlanan 3. Reich’ın elitleri yıllardır kendilerini hazırladıkları Dünya’yı işgal planını devreye sokmak için doğru zamanın geldiğine karar verir ve harekete geçerler. Sonrasında neler olacağını hep beraber izleyip göreceğiz.
Monty Python kafasıyla post apokaliptik film çekersen ne olur? Yanıt bu filmde saklı.
Tamamen bir yanlış anlaşılma yüzünden çıkan nükleer savaştan üç sene sonra hayatta kalanların günlük yaşamlarından keitler sunan filmde yer yer kopartan bomba espriler, yer yer vayy dedirten ince espriler ile yer yer de ne ki bu dedirten saçma sapan şeyler kendine yer bulmakta.
Bir tiyatro oyunundan uyarlanan film post-apokaliptik konsept dahilinde kesinlikle izlenmeyi hakediyor.
Filmi komple youtube’a da koymuşlar ki, buradan ilk bölüme bir göz atabilirsiniz:
Kafabindünya’yı ilk duyduğumda aklıma 28 gün sonra filmi geldi. Jim uyanmış, bomboş Londra sokaklarında yürüyor. Arka planda bunlar çalsa ya demiştim ki, Danny Boyle God Speed You Black Emperor’u tercih etmişti sanırım aynı sahne için.
Kategorize etmek istersek Post Rock, ambient filan diyebilir, çeşitli enstantanelere uyan güzel melodiler bütünü diye de özetleyebiliriz.
Neticede kendi dediklerine göre 10 senedir bekledikleri an gelmiş ve albümleri çıkmış -kapağı yokarda-. Bu gece konserleri filan da vardı. Gittik dinledik, albümlerini stickerlarını da aldık.
Her şey güzeldi, tek diyebileceğim grıup elemanlarının arkadaşlarını seçerken daha dikkatli davranmaya gayret etmelerini umduğumdur. Ya da pampalarını kenara çekip bi sakin olmalarını söylesinler.
Geçenlerde memleketimizde ilk yüz nakli operasyonu gerçekleşti, biliyorsunuz. Gazeteler olayı meşhur Face/Off filmine atıfta bulunarak verdiler.
John Travolta ve Nicholas Cage’in başrolde oldukları filmde suçlu ve onu kovalayan polis ameliyatla yüzlerini değiştiriyor, suçlunun yüzü polise, polisinki hırsıza naklediliyor filan.
Ammavelakin bu yüz nakli haberi aklıma tek bir filmi getirdi ki o da The Human Centipede.Neden bilmem ama o iltihap kapma riski, operasyondan sonraki nekahat evresi filan…
İzlemeyenler için alta filmde doktorun hastalara (kurbanlara) operasyon öncesi yaptığı sunumundan bazı slaytları koyup yazıyı bitiriyorum:
Beyler Spartacus başlamış hiç haber vermiyorsunuz. Henüz duymamış olanlara da ben duyurmuş olayım.
Yeni sezonun başı biraz uyduruk, biraz ergen işi gibi olup rahatsızlık verse de, dakikalar geçtikçe kıvamı tutturmayı bildi. Tanıdık yüzleri yeniden görmek içimizi ayrıca ısıttı.
Lakin rahmetlinin yerine gelen yeni Spartacus eskisinin yanında biraz genç ve ezik kalmış. O kapılardan sığmaz Crixus’a yeri geldiğinde kafa tutacak yeri geldiğinde yarenlik edecek ve yeri geldiğinde emir verecek bir karizma, bir aura yok ortada.
Bölümler geçtikçe buna da bir çare bulurlar artık. Spartacus Vengeance, çok iyi olmasa da izlenebilir.
Star Wars: Uncut - sonunda yayında. SW: Uncut projesini hatırlarsınız: bir kaç sene önce başlatılan girişim uyarınca ilk etapta Episode IV’ün sahne sahne, ve hatta kare kare internet kullanıcıları tarafından çekilip birleştirilmesiyle, filmin bir nevi baştan yaratılması amaçlanmaktaydı. Herhangi bir kalite ya da prodüksiyon beklentisi yok, çek gönder deniyordu. Millet de çekip göndermiş.