Badge


Bunlardan biri tam aradığın şey!









Aralık, 2007

31/12/2007

Santasm


AraBolge'den yeni yıl videosu

2008'in 2007'den daha anlamlı bir yıl olması dileğiyle


30/12/2007

Biopunk Nedir?


Cyberpunk sonrası dönemde -aslına bakılırsa olay cyberpunk içinde filizlenmekte, mega şirketlerin tepesindekilerin kazandıkları korkunç paraları uzun vadede ölümsüzlüğe, kısa vadede genç görünmeye, sağlıklı olmaya yatırmakta sakınca görmeyip kaynaklarını genetik alanına aktarmalarıyla başlamakta- bilim, teknolojik imkanlar gelişmiştir, ve o güne değin yapılan araştırmalar aslında neye yönelineceğinin işaretidir: genler.

Biopunk evreninde yaşayan her türlü canlının genleriyle hükümet destekli araştırma merkezlerinden merdiven altı laboratuvarlarına kadar, uygun koşulların sağlandığı hemen her yerde fütursuzca oynanıp tuhaf melezler, süper canlılar "üretilir"

Biopunk evreninde halk, sipariş üzerine üretilmiş bireylerden oluşmaktadır.



Müzikte cover olayını severim. -Cover: Hani bildik şarkıların başka sanatçılar tarafından kendi tarzlarına uygun olarak icra edilmeleri-
Ama müzikle sınırlı tutmamak lazım, mevcut durumların başka bir düzen altında yeniden yorumlanması her zaman ilgi çeker. Ecnebi memleketlerde insanların hal ve tavırlarından bahsederken "bu Türkiye'de olsa var yaa" diye başlayan geyiklere gark olmaz mıyız? oluruz. Aynı şey.

Şimdi bilinirliği Coca-cola ayarıda olan Star Wars gibi bir konsepti alır, hastası olduğumuz Steampunk alemine uyarlarsan, bu elbette şahane şeylere vesile olacaktır. Pekiyi bu olasılığa yaratıcı zihinler ne kadar kayıtsız kalabilirlerdi?

Birinci dalga Stempunk Star Wars hadisenin ortaya çıkışı neredeyse 1 sene öncesine dayanıyor ve bizde de ufak çapta da olsa yankı bulmuş.

Ve fakat eloğlu bikaç modelle yetinmeyip kendini çizmeye vurmuş ve ortaya böyle şahane şeyler çıkmış:

Darth Vader

Obi-Van Kenobi

Death Star

Enstantaneler

I am your father Luke

ilgili okumalar:
- Steampunk Nedir?



Geçenlerde bizim okulda Esaretin Bedeli isimli şahane filmin gösterimi yapıldıydı. Ardından fark ettim, filmin duvarlarda hala duran afişlerinin altına -nispet olsun diye mi bilinmez- bir başka hapishane temalı ve yine şahane film olan Duvar'ın gösterileceğini belirtir bir afiş asılmış, genel başkanı mecliste bağımsız milletvekili, kendisi dışarıda kalmş bir siyasi partinin sponsorluğunda, elbette okul dışındaki bir kültür merkezinde.

Hapishanelerle ilgili bildiklerimiz işte böyle tvde, sinemada izlediklerimizden ibaret olduğundan, insanın kafasında ister istemez oraların birer ıslah merkezinden çok insanın düştüğü bu kötü durumu daha da kötüleştiren yerler oldukları yönünde bir intiba oluşuyor.
Ve bilinçaltımıza yerleşen bu intiba bizleri içeri girmemize sebep olacak eylemleri, artık kaçınılmaz oluncaya kadar, hayata geçirmemeye yönlendiriyor. Gerçi bunu yapmamızın sebebi filmlerin yarattığı hezeyenler değil de, sahip olduğumuz insan olma bilinci olmalıydı ya neyse.
Bununla birlikte Amerikan yapımlarında, mahkeme salonunda jüri eliyle sağlanamayan adaletin, bazı durumlarda, hapishanenin zenci ağalarının elleri, dilleri ve belleri aracılığıyla sağlanabildiği yönünde bir hava estiriliyor ki, aman amann...  devamını oku »


27/12/2007

TRT'nin Halleri


Trt'de internet ve bilgisayar dünyası temalı bir program var, ismi de Bilişim Rüzgarı, bi nevi monitör üstü dantel durumu.
Hani az daha kasılıp Bilişim Pınarı filan olsa, "Bugün kartondan internet yapıcaz; gerçi burda yapılmışı var!" benzeri replikler getiricek akıllara.
sitesi burada

Trt'nin iyiden iyiye müzik kanalı hüvviyetine büründüğü bu günlerde (çünkü eylence demek şarkı türkü demek ya) böylesi programlara rastlamak güzel, ama bana gelmez. Geçelim.  devamını oku »


26/12/2007

Threads


Top list hazırlamak için film araştırırken denk geldim Threads'e. E hazır Türk Telekom da christmas ayağına aralık ayı için kotamıza ekstradan 2 gb eklemişken indireyim dedim. İndirdim, izledim.

Soğuk savaş döneminde Rusya kaynaklı nükleer paranoya günlerinde Bbc televizyonunun hazırladığı yarı kurgu yarı belgesel tadında düşük maliyetli, ve fakat kaliteli ve gerçekçi bir yapım.

Hikayeyi başlarda kimsenin umursamadığı ancak iş ciddiye biner gibi olunca karşısında galeyana gelinen hayali nükleer savaştan 1 ay öncesinden başlatıp kahramanlarımızın gözünden süreci aktarıyor, bombaların patlamasıyla şehrin (Sheffield) dümdüz olmasını ve yayılan yüksek radyasyonun hayatta kalmayı başaranlar üzerinde kısa vadede (30 dk ile ilk birkaç ay) ortaya çıkan etkilerini gösterdiği patlama sonrası döneme odaklanıyor.
Akabinde herşeye rağmen (salgın hastalıklar, kuraklık, susuzluk, nükleer kış, güneşin zararlı ışınlarını süzmeyen atmosfer, yüksek radyasyon vd.) yaşayanlarla (ölmemekte inat edenler mi demeli?) birlikte filmi dönem dönem ileriye sarıp en sonunda savaştan 13 sene sonra dünyanın durumunu göstererek, "Dünya liderleri! Akıllı olun haaa!" mesajıyla gayet çarpıcı bir şekilde filmi bitiriyor.

Film çekildikten 2 sene sonra Çernobil felaketi yaşanıyor ki ona da üstünkörü de olsa Prypiat başlıklı postta değinmişim.


25/12/2007

Elektro Smoke


Flash tv izlerken bazen reklamlarına denk geliyorum bu elektro smoke denen şeyin. Alet bildiğin sigara ağızlığı ve sigara formunda ama minik bir el feneri düzeneğine sahip, ayrıca alacağınız kartuşlarıyla sigaranın verdiği keyfi sizi zehirlemeden vermeyi vaat ediyor. Olayın özeti bu.

Ama adamlar bu aleti anlatmak için öyle bi reklam metni yazmışlar ki, en zarif tabirle oha filan olmamak mümkün değil. Metnin ilgili bölümünü sitelerinden çarptım:

Electro Smoke'u çektiğiniz her nefeste, lityum iyon pil sayesinde, yüksek duyarlılıktaki reseptör aktif hale geçer ve gösterge ışığı yanar.

Atomizasyon odasındaki mikroçip devreye girer ve yüksek frekanslı ultrasonik pompa, soğuk duman benzeri bir buhar oluşturur. Cihazın ucunda çalışırken yanan gösterge ışığı, hem sigara külünü simule eder, hem de pilin şarj durumunu belli eder. Pilinizi, şarj aletiyle kolayca doldurabilir, yedek pille de değiştirebilirsiniz.

Atomizasyon odasındaki mikroçip, yüksek frekanslı ultrasonik pompa, yüksek duyarlılıktaki reseptör, Bay Spock güç kalkanlarını devreye sokun...

Şimdi konunun üstüne gidip taşlamalar, iğnelemeler yapmak istemiyorum. Sadece şunu sorayım, bu ifadeler bizim Flash tv'de Dest-i İzdivaç filan izleyen dedelere, ninelere, çok çocuklu teyzelere biraz ağır kaçmaz mı yahu?

sitesi burada


24/12/2007

Face2Face


Okula gidip gelirken görüyorum, bizim okulun hazırlık sınıfına giden çocukların ders kitapları bu, Face2Face. Ama ben bu kitapları ne zaman görsem aklıma farklı bi şiy geliyor.

Seneler önce Training Day'i izlerken koskoca salonu şen kahkahalarımla çınlatmama sebep olan bir replik...
Bahsi geçen diyaloğun gelişimi şöyle:
Kötü polis Alonzo, yanına verilen çaylak dedektif Jake'i sıkıştırmakta ve sinirlerini test etmekte. Alonzo'nun iğnelemeleri "aile" sınırlarına girince Jake huysuzlanıyor ve "bu konulara girmesek hocam?" gibisinden bi serzenişte bulunuyor.
Mesajı alan Alonzo "Vaaay!" diyor, "Delikanlı çocuk, saygı duyarım... Bu arada yeni evliyiz galiba? Hı?"
Jake kafasıyla onaylıyor ve bunun üzerine Alonzo abimiz bomba repliğini patlatıyor:

I remember what it was to have a pretty young bride. You probably still fuck her face to face, don't you?

Denzel Washington'ın bu filmdeki Alonzo rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında Oscar'ı kucakladığını da belirteyim.



Kadın Papa hikayesini bilirsiniz, kimliğini saklamayı başarabilen bir ablamız -ismi jeanne ya da joan olarak geçmekte- bundan yaklaşık 1000 sene evvel papalık makamına seçilmiş.

Papa Jeanne görev süresince hamile kalmış ve hamile hamile Roma sokaklarında gezerken attan düşüp sokak ortasında doğurmuş.

Hikaye bu şekilde devam edince gerçekçilik yolundan sapıp abartıya girdi farkındayım. Ama zaten hikayenin onlarca versiyonu var ki ben kadın öldükten sonra erkek olmadığını fark ediyorlar diye hatırlıyorum.

Neyse, bu şaşkınlık verici olaydan sonra papalık yetkilileri, kardinaller filan toplanıp bu tip bir durumun tekrarlanmaması için ne yapılabileceği hususunda bir beyin fırtınasına giriyorlar ve kendilerince bir çözüm buluyorlar.  devamını oku »



İbrahim Tatlıses

Türkiye’deki auteur sinemanın gerçek temsilcilerinden olan İbrahim Tatlıses, derin birikimini sadece oyunculuğuyla değil; senaryosu, kurgusu, yönetim ve yapımcılığıyla da yansıtmaktan hoşlanır beyaz perdeye.

80’lerin başından itibaren dar boğaza girip çareyi erotik filmlerde arayan yeşilçam’ın ayakta kalabilen, tavrını ortaya koyup üretmeye devam edebilen ender simalarından olmuştur.

Büyük usta sadece sinema alanında da vermez eserlerini, her biri birer kısa film hüvviyetindeki video kliplerinin de her biri birer klasiktir (şahsi tercihim dom dom kurşunu isimli türküye çektiği kliptir ki bu bana göre bir başyapıttır).

Sanat ya da zanaatla uğraşan her büyük üstad, altındaki imzaya değil eserin bizzat kendisine bakıp kimin yaptığını anlamamız için kendilerine dair bir takım unsurları serpiştirirler çalışmalarına. Ya da üretim için kendilerine özgü bir yol geliştirirler. Ki buna üslüp deriz, çokça kıymet gösteririz.

İbrahim Tatlıses'i bu yazıya konu yapmamızın asıl gerekçesiyse işte bu belirgin, baskın üsluptur. Aşağıda ufak bir listesi mevcuttur.

İbrahim Tatlıses Sineması’nın Belirleyici Unsurları:

1) Kadınlar
İbrahim Tatlıses Sineması kadınlarının çoğunlukla sarışın ve renkli gözlü olmaları bir tesadüf değildir. Üstadın bu noktada Hitchcockvari bir tavır takındığını görürüz kast oluştururken.
Bu kadınlar her daim şımarık, haşarı, çılgın ve yer yer de terbiyesiz olurlar. Bunun sebebi, hayata İbrahim Tatlıses’in başladığı yerden başladığınızda, parlak bir gelecek ülküsü oluşturacağınız vakit sahip olduğunuz ve size öğretilenlerden çok farklı şeyleri arzulayacak olmanızdır. Doğulu adamın kendini cemiyette kabul ettirebilmesinin yolu batılı kadınlarla takılmasıdır.

2) Kankalar
İbarihim Tatlıses Sineması’nın bir diğer değişmez unsuru esas oğlanımızın sahip olduğu can dostu kadrosudur. Bu dost bazı filmlerde Aydemir Akbaş'la paylaşılan bir sefaletle kankalığa, yahut Osman Cavcı ya da Mehmet Ali Erbil’le asistan bozması bir yardımcılığa dönüşür.
Yaratılmak istenen yalnız adam imajını destekler.

3) “Bir” jesti
Tüm tatlıses yapımlarında muhakkak denk gelebileceğiniz bu hareket büyük yaratıcının gören gözlere yönelik imzasıdır adeta. Vücuda gelişi “ama bir saniye...” replğiyle tetiklenir ve Kral’ın burun hizasına kaldırdığı işaret parmağının ilk boğumuna baş parmağının kenarıyla temas etmesiyle etkinliğine kavuşur.

4) Tartışma
Tatlıses Dünyası’nda kıskançlıklar sevgililer arasında kavga çıkabilmesi için en geçerli sebeptir. Çiftler arasında larşılıklı güven diye bir şey yoktur.
Bir diğer münakaşa sebebi de hatun kişinin ayrılmak istemesidir. Sana da yazık bana da, bu iş yürümeyecek, gibi beylik laflar sıralanır ve İmparator mümkün olduğunca alttan almaya çalışır. Ama baktı olmuyor, yol verir gider!
Yine bu dünyanın kuralları çiftlerin nasıl kavga etmeleri gerektiğini çok açıkça belirtmiştir.

5) “Ekmek kaç para?”
Türk sinemasının gördüğü en ağır ayar cümlesidir. Rivayete göre ilk kullanan Yılmaz Güney'dir ancak üstad Tatlıses'le gerçek yeri ve kimliğini bulmuştur.
Çoğunlukla Hülya Avşar üzerinde kullanılmıştır. Karşı tarafı titretip kendne getirme, hayatın gerçekleriyle başbaşa bırakma, üçüncü gözünü açma gibi etkileri mevcuttur.
Bu soruya doğru yanıtı verebilen esas kız henüz görülmemiştir.

6) Kroluk/Kalın Kafalılık
Bir insanın sahip olabileceği en büyük meziyetlerden biri olan kendiyle dalga geçebilmeyi İbrahim Tatlıses’in hemen hemen tüm görsel eserlerinde görmek mümkündür. Çoğu filminde kendisini dar kafalı, kıro biri olarak resmetmesinin sebebi budur. Takdir edilmelidir.

7) Sözleri Hareketlerle Destekleme
Oyunculuk dersi kıvamındaki ibrahim tatlıses yapımları aktör yetiştiren birer fabrika gibidir. Genç yetenekler (Gülban Ergan, Demet Akalın, Seda Sayan, Hülya Avşar hep onun elinden geçmiştir) keşfedilip metot öğretilir. Bunlardan en belirgini repliklerin hareketlerle birebir desteklenmesidir.
Örnek olarak karakterimiz: ben seni seviyorum derken eliyle ilk önce kendini, sonra karşısındakini gösterir, seviyorum derken aynı anda iki eliyle görünmez bir kalp çizer gökyüzüne.


21/12/2007

Dicewars


Dicewars

Single Player
Nette Risk (ya da Gizli Hedef) yeniden yapımlarına bakarken karşılaştım bu oyunla. Grafikleri, renkleri derhal cezbetti.

Oyunda size rastgele verilen bir haritada ister 1 ister 7 bilgisayar rakibine karşı savaşıyorsunuz. Amaç, doğru stratejiler ile adım adım ilerleyip haritayı ele geçirmek.
Her tur sonunda elinizde tuttuğunuz bölge kadar zar, mevcut bölgeleriniz arasında rastgele paylaştırılıyor.

Saldırı, sizinkine komşu olan düşman bölgelere tıklama yöntemiyle yapılmakta. Her bölge elindeki zarları atıyor. Büyük atan çatışmayı kazanıyor.

Oyunun bir diğer güzelliği, eğer kazanırsanız tüm oyunu baştan sona izleme imkanı sunması ki, kendinizi şahane hissetmenizi sağlayan bir özellik bu.

Hızlı, minik ve eğlenceli bir oyun dice wars. Strateji severler pek sevecek. [Dicewars Burada]

Multiplayer
Ha ama şimdi siz derseniz ki "ben bilgisayara karşı oynamam, karşıma kanlı canlı insanlar gelsin", buyrun o zaman size Kdice diyorum. Sitesinde "DiceWars dan ilhamla" yazan bu güzel oyunda az yokarda bahsettiğim oyunu bu kez 7 -gerçek- kişiye karşı oynuyorsunuz.
Oynayabilmek için kaydolmanız yeterli, herhangi bir şey indirip kurmaya gerek yok.

Oyunda Türk oyuncu sayısının hayli yüksek olduğunu da belirtmeden edemeyeceğim. [Kdice Burada]


20/12/2007

Mekanik İnek


Kurban bayramınızı kutlar, 3 günlük tatilin keyfini çıkarmanızı dilerim.



Türk halkı kaliteden anlamıyor arkadaş!
Türkiye'nin ilk ve tek gerçek zamanlı tv dizisi Mahşer, üçüncü bölümden itibaren prime-time kuşağından olabildiğince uzağa atıldığı vakit yapımcıların ya da yönetmen Koray Demir beyefendinin dudaklarından dökülecek sözcükler bunlardır sanırım.

Türkiye bu diziyi kaldıramadı! da diyebilirler.
Ama kesinlikle, "tamam biz konsepti dışardan çarptık ama üzerine orjinal bi fikir koyamadık, olayı birken iki edemedik" demeyeceklerdir. Ya da, "bi kaç çarpıcı çekim tekniği keşfettik, zoom filan, heyecan ve gerginlik katıyor olaya.. Yalnız kullanırken kaptırıp biraz abartmışız. Seyri işkenceye çevirmişiz" de demeyeceklerdir. Kavga dövüş sahnelerinin gülünçlüğü karşısında ise yorum yapmayacaklarına eminim.

Türk televizyon izleyicisi için fazla iyi, o yüzden anlaşılamadı.
İkinci bölümü bekliyor, Koray Demir'e Nihat Doğan'la ağa temalı bir dizi filan çekmesini salık veriyorum. Bana bakmasın, zoomlardan taviz vermesin!


18/12/2007

Children of Men


Children of Men

Benim için son senelerin en büyük ıskası bu filmdir. Öyle bir ıska ki, hani gidecektim de gidemedim değil, direk varlığından bile haberim yokmuş. Ki post-apocalyptic distopya sevdalısı biri olarak bu türde pek fazla eser verilmediğinden havada yakalamam gerekirdi. Hele böylesi bir filmi! Neyse, öyle ya da böyle izleme fırsatı buldum. Paylaşmak istedim.

Konusu şöyle diyebiliriz: Sene 2027, 18 sene önce bir şey olmuş ve kadınlar doğurganlık özelliklerini kaybetmişler. Dünya'nın en genç insanı 18 yaşındaki -bi nevi rockstar gibi yaşayan- Diego linç edilip öldürülüyor ve fakat o gün için insanlığın sahip olduğu yegane problem bu değil. Dünya'nın dört bi tarafında çıkan isyanlar, savaşlar; hükümetleri, devletleri, coğrafyaları bitirmiş, kendini tüm bu yıkımdan kurtarmayı bi İngiltere başarabilmiş, ki insanlar da ülkelerinden kaçıp kaçıp kapağı İngiltere'ye atma derdine düşmüşler.

Fakat İngiltere de bu olağanüstü durumda ipleri elinde tutabilmek, ülke içindeki kontrolü kaybetmemek için demokrasiyi rafa kaldırıp ufaktan polis devlet kimliğine bürünmüş, ülkeye giriş yasağı koymuş ve göçmenler, kaçaklar için kati önlemler alıp, bunları evlerinden sokaklardan toplayıp toplayıp hazırladığı (Nazi gettolarına benzeyen) göçmen kamplarına yerleştirmekte.

Ancak ülkenin eşitlik yanlısı aktivistleri -ki ekstrem aktivist bunlar, silah kuşanıp ordunun karşısına dikilecekler- bu ayrımcılık durumuna karşı sağı solu bombalayarak muhalefet etmekte ve halkı hayata geçirecekleri büyük bir isyana hazırlamaktalar.

İşbu koşullar altında esas oğlanımız Theo, artık herşeyden umudunu yitirmiş, kendini içmeye vermiş, evden işe işten eve yaşayan bir adamken, bir gün kendilerine "Fish" diyen aktivistlerin lideri olan eski karısından, bir göçmen kız için geçici geçiş belgeleri almasını ister bir mesaj alır.

Adamımızın da sonradan öğreneceği üzre, kız hamiledir.

Filmin görselliği, mekan düzenlemeleri, renkleri, çekim teknikleri, 2027 yılı dünyasının tasarlanması (uçan arabalar ya da devasa gökdelenler yok) ve tüm bu şeylerde yaptığı doğru tercihler ile beni mutlu etmiş, ayrıca son yirmi dakikaya ait görüntüleri neredeyse tek bir kerede çekilmişcesine bağlayan kurgucu abiye ve yine tüm o yirmi dk boyunca elde kamera Theo'nun peşinden koşan kameramana da sevgilerimi iletme isteği uyandırmıştır.

Yönetmen: Alfonso Cuaron
Başrollerde: Clive Owen, Julianne Moore, Claire-Hope Ashitey ve Michael Caine


18/12/2007

2008 Öngörüleri


Radikal'de Serdar Kuzuloğlu The Futurist dergisinin konuyla ilgili makalesine yer vermiş köşesinde. Buyrun The Futurist'in tespitlerinden iki tanesi:

Terör yükselecek
Uzmanlara göre radikal dincilerin giderek sertleşen yapıları terörü beslemeye devam edecek. Bu da Rusya, Çin ve ABD gibi dev ülkelerin birincil sorununu terör haline getirecek. Dış politikaya yönelik diplomasi de buna bağlı olarak yürüyecek. Özellikle süper güçlerin yeteneklerinin terör örgütleri tarafından kullanılabilmesi endişesi yükselerek devam edecek.

Yok oluşa yaklaşırken
Uzmanlara göre 21. yüzyılda yok olan yaşam türlerinin hızı bir önceki yüzyıla göre 100 ile 1000 kat arası artacak. Artan kaynak tüketimi, nüfus ve doğal şartların bozulması yüzünden bunu engellemek oldukça zorlaşacak. Bu da hem birçok yaşam türünün hem de ona bağlı bir yaşama sahip yerleşimlerin yok olacağına yönelik bir tahmini ortaya çıkarıyor.

Devamı burada



fare

Genetik biliminde kaydedilen her gelişmeyi had safhada kaygı verici bulurum. İnsanlığın iyiliği için kendilerini bilime adayan art niyetten yoksun güzel biliminsanlarının "tek bir insanın hayatını kurtarsa kardır" idealiyle yarattıklarının, elde ettiklerinin, yaygın güç kötülük tarafından suistimal edileceğine şüphem yok.

Bu işlerin sonunda varacağımız noktanın Cesur Yeni Dünya'da tasvir edilene benzeyecek olmasından endişeleniyorum. Bu olayın bir yönü.

Diğer yönüyse, her ne kadar yokarda konuya dair endişelerimi paylaşmışsam da, bu tür genetik oynamaların evrimin bir parçası sayılıp sayılamayacağını düşünmeden edememem.

Evrim dediğimiz şey illa ormanda, sıcaklığın artmasıyla ya da azalmasıyla ortaya çıkacak değil ya. Evrime sebep veren "değişen yaşam koşulları"na teknoloji ve bilimi de katamaz mıyız? (ki zaten katabiliyor olmamız lazım. ilaçlar ve tıbbi gelşmeler neticesinde kronikleşen ya da bağışılık kazandığımız hastalıklar filan var. Liste uzar burada kesiyorum.)

Neyse, bu konuya daha sonra değinelim.

Aşağıda son bir kaç ayda gazetelerde yankı bulan genetik çalışmalarından bir kuple mevcut:

Lezbiyen solucan
Amerikalı bilimadamları dişi bir solucanın beynindeki cinse has uzuvlar oluşturmaya yarayan genler üzerinde oynayarak canlının cinsel eğilimini değiştirmeyi başarmışlar ve değişim sonunda ortaya çıkan solucan, dişi gibi görünüyor fakat erkek gibi düşünüp hareket ediyormuş.

Amerikalı biliminsanlarından "Süper Fare"
Amerikalı araştırmacılar, hiç durmadan altı saat boyunca, saatte 1.2 kilometre hızla koşabilen 'süperfareler' yaratmışlar. Doğadaki benzerlerine göre %60 daha fazla yemek yemelerine rağmen zayıf ve tam formda kalan farelerin yaşam süreleri de daha uzunmuş. Diğerlerine göre daha agresif olan süperfarelerin, dişileri erkeklerinden uzun yaşıyormuş. Araştırmanın nihai amacının insanların genlerinin geliştirilmesi olmadığı açıklandıysa da, yöntemin, ileride atletlerin doğal yeteneklerinin 'geliştirilmesi' için kullanılabileceğinden endişe ediliyormuş.

Tübitak'tan donmaya dirençli fare
Kutup bölgesi buzullarla kaplandığında bütün balıklar yok olduğu halde yaşamaya devam eden bir balık türü olan Notothenioid'in antifiriz molekülleri üretme kabiliyetini farelere entegre etmeye çalışan TÜBİTAK bilimadamları, normalde 22-24 derece sıcaklıkta yaşayabilen laboratuvar farelerini gen transferi yoluyla 4 derecelik sıcaklıklarda dahi yaşayabilir hale getirmişler. Deneyin başarısı kadar önemli bir diğer noktasıysa, balığa ait genlerin, bir memeli olan fare genlerine uyumlu hale getirilmesiymiş.

Yerli malı denizatı
Türkiye'de laboratuvar ortamında yapılan ilk 'denizatı' üretiminde ikinci bölüm de başarıyla denize bırakılmış.

Maymun kopyalandı
Daha önce fare, at, koyun, inek kopyalanmıştı. Haberi enteresan yapansa maymunla insan genetik yapısı arasındaki gözardı edilemeyecek benzerlik. Konuyla alakalı olarak İrlanda Ulusal Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi'nden Brendam Tobin ve ekibinin klonlama üzerine yayımladığı bir rapor varmış. Raporda, Birleşmiş Milletler'in insan klonlamayı yasadışı ilan etmekte başarısız olduğu ve hızlı gelişmeler sayesinde her an kopyalanmış insanlar ortaya çıkabileceği belirtilmiş, BM ve uluslararası toplumun acilen kopyalanmış insanların haklarını korumaya yönelik yasal düzenlemeye gitmesi gerektiği belirtilmiş.

Japonlardan korkusuz fare
Tokyo Üniversitesi'nde bir araştırma ekibi, bir farenin genetik kodlarıyla oynayıp, hayvanın koku alma duyusu üzerinde bir takım değişiklikler yapmışlar. Değişimden sonra farenin, doğal düşmanı addettiği ve kokusundan tanıdığı kedi, tilki ve benzeri yırtıcılardan artık korkmadığı gözlenmiş.

Türkiye'nin ilk kopya koyunu: "Oyalı"
İstanbul Üniversitesindeki (İÜ) klonlamayla dünyaya gelen Türkiye'nin ilk kopya koyununa ''Oyalı'' adı verilmiş.

Meyve sineklerinin cinsel eğilimleri değiştirildi
Bİliminsanları meyve sinelerinin cinsellik dürtüsünün daha önce bilmedikleri bir takım nöronlarla ilişkili olduğunu bulmuş ve bunun üzerine gidip sineğin cinsel eğilimlerini ilaç vererek ya da genetiği üzerinde oynayarak değiştirmeyi başarmışlar.



Galactic Magnate

Zaman zaman oynarım, paylaşayım dedim. Bildiğin monopoly'yi alıp süslemiş püslemişler, tahtayı "siber gelecek" temasına oturutup bedavaya halkın kullanımına açmışlar! Helal olsun.

Oyunu oynayabilmek için önce sitesinden bikaç mb lık kurulum dosyasını inirip kuruyorsunuz. Akabinde oyuna girip kaydoluyorsunuz. Ardından oyundasınız.

Oyuna girince kendinizi lobbyde buluyorsunuz. Oyuncu listesinden gözünüze kestirdiğiniz elemanla oynamak gibi bir şansınız yok.
Hangi koşullarda, nasıl bir oyun oynamak istediğinizi belirtiyorsunuz, sistem sizi aynı şeyleri isteyen diğer oyuncularla oyuna alıyor.
Burada bahsettiğim seçenekler kaç kişilik bir oyun istediğiniz ve oyun sonunda herhangi bi puanlama olup olmayacağı yönünde.

Oynanışda pek bir değişiklik yok, monopoly ya da borsa oynadıysanız, sorun yok. Piyonunuzu seçip zar atıyorsunuz. Üzerine geldiğiniz arsayı satın almak için diğer oyuncularla açık artırmaya giriyorsunuz. Aynı renkten üç yere de sahip olunca "upgrade" yapmaya hak kazanıyorsunuz. Size oyunda para kazandıran arsalarınıza yapacağınız bu upgradeler.

Gerisini oynayarak, ve diğer oyunculara sorarak kolayca öğrenebilirsiniz. İyi eğlenceler.

Galactic Magnate



Dieselpunk'ı tanımlarken bahsetmiştim, şimdi açıklamaya çalışayım retrofütürizmi.

Kavramı oluşturan sözcükleri tek tek ele alırsak, retroyu geçmişle ilişkilendirebiliriz. Geçmişe dair (çoğunlukla insanlık tarihinin son 50 yıllık kısmı) moda eğilimlerinin, mimari tasarımların bugün yeniden hayata geçirilmesi (taklit edilmesi, ve bunların kullanılması), retro tarzını oluşturmakta.

Fütürizm ise, gelecekçilik olarak çevrilebilir.

Bu iki sözcüğün birleşimi olan retrofütürizme ise bugünün yaratıcılarının, gelecek tasarılarında retro öğeler kullanmalarıdır diyebiliriz.

Açmak gerekirse, -söz gelimi- 60'ların yaşayışına, genel eğilimlerde hiç bir değişiklik olmayacağını varsayarak yüksek teknolojiyi dahil etmek ve olayların 2099'da geçtiği varsaymı doğrultusunda ortaya bir şeyler koymak, retrofütürizmdir. Bu bir. Mesela Fallout oyunlarında buna rastlanır. Ya da A Clockwork Orange filmi de gayet retrofütüristiktir denebilir.

İkincisi, yine 50 ve 60 (seneleri biraz salladım, aralık daha geniş olabilir) yıllarda Amerika'da patlayan -öyküler ve çizgiromanların yer aldığı- bilimkurgu dergilerinin (E adamlar 1945'te 2 atom bombası atmış, Nevada'da ha babam tesisler kurup denemeler yapıyor; Nasa üstüste uzay programları başlatmış, uzaya, Ay'a füzeler yolluyor; Orson Wells kişisi radyoda Dünya'yı Marslılara işgal ettirmiş ve pek tabii ki zamanın Amerikan hükümetleri soğuk savaş boyunca anti-komünist propaganda aracı olarak kullanabileceği bu eserleri pompalamış ha pompalamışken, Amerika'da değil de, benim memleketimde mi patlayacaktı bilimkurgu!) yazar ve çizerlerinin o günün sosyal ve politik koşullarını göz önünde bulundurarak yarattıkları gelecek tasavvurları, ve yine o tasavvurlar paralelinde yaratılan günümüz eserleri de retrofütüristik sayılacaklardır.



Azil'i okuyalı çok oldu olmasına da ne kitap, ne de yazarı Hakan Günday (koçum!) hakkında yazmaya vakit olmadı.

Malafa'dan sonra -ki o tam zevkime göre, neredeyse benim için yazılmış bir kitaptı, bunu söylüyorum zira benim gibi delicesine sevene henüz rastlamadım Malafa'yı- elbetteki beğeni eşiğim yükselmiş ve akabinde ne okusam burun kıvırıcak hale gelmiştim, her ne kadar yazar tarafından kolayca karşılanabilir beklentilerim olsa da.
Sonra işte Azil geldi, aldım okudum. Kitabı bitirdikten sonra durdum düşündüm. Sonra sorun bende mi acaba diye hakkında yazılanları okudum. Bundan sonrasının ehemmiyeti yok. Sorun bende değilmiş.

Stan Smith mevzusuna gelirsek, Günday kitaplarında meraklısına not tadında fetişik obje, şarkı, vb şeyler mevcuttur. Deliyseniz, ne olduklarını neye benzediklerini araştırır, bulur sevinirsiniz benim gibi.

Stan Smith de işte Azil'de bahsi geçen, romanın esas oğlanı Azil'in pek seviği Adidas'ın ürettiği ayakkabı modeli.. Kitapta bahsedildiği gibi bi eskisi bi yenisi koydum...

Bugün nasıl T-mac'ler Air Jordan'lar yapılyorsa, o zamanlar da (80'ler) Stan Smith'ler yapılıyormuş. Stan Smith zamanın meşhur tenisçilerindenmiş.



Bugün başka bir mevzuda yazmayı planlamıştım ama sinemada fragmanı görünce dayanamadım.

Şimdi, naçizane görüşüm Çağan Irmak'ın Türkiye'nin Michael Bay'i olduğu yönündedir ve meşhur South Park repliği "if michael bay can still make movies, there is no god" Çağan'a da gayet uymaktadır. -icap ederse tartışırız-

Neyse, abimizin son filmi Ulak'ın fragmanını izlerken hoş gelişlerdeki Ulak kişisinin dağları bayırları sisleri aşıp atını koşturuşu, kılık kıyafeti ve bunların ekrana aksettirilme biçimi 300'deki Pers elçilerinin Sparta'ya girişlerini anımsattı bana.

İnanmıyorsanız bakın:

bu 300'ün fragmanı
bu da Ulak'ın fragmanı

Karar sizin


13/12/2007

Iron Sky


Iron Sky

Bir post aşağıda bahsi geçen dieselpunk dünyasının en bildik temalarından biri, Nazi'lerin 940 civarlarında daha önce deniz aşırı şehirleri bombalamakta kullandıkları, sonuçlarını gözlemleyip geliştirdikleri füze teknolojilerinin de yardımıyla kimselere çaktırmadan Ay'a gemiler indirip, uydumuzun içini tünneller ve üslerle doldurdukları, geliştikleri, çoğaldıkları ve Dünya'ya geri dönmek için uygun zamanı bekledikleri yönünde kaleme alınmış anlatılardır.

İşte bu Iron Sky filmi de kaynağını bu temadan alıyor. 1945 yılında gizli bir Antarktika üssünde Hans Kammler önderliğinde yürütülen bir program sonunda aya ileriki bir tarihte güçlü bir istila filsu oluşturup geri dönme göreviyle bir uzay gemisi dolusu mürettebat ve alet edevat yollanıyor.

Yıllar yılları kovalıyor, sene oluyor 2018. Dünyaya dönme zamanı.

Ne bi fragman ne de herhangi başka bir materyeline ulaşamadığım filmin türünün de komedi olduğunu üzülerek belirtirim.


13/12/2007

Dieselpunk Nedir?


Türleri kronolojik olarak sıraladığımızda dieselpunk ı, steampunk la cyberpunk arasındaki geçiş dönemi olarak değerlendirmemiz mümkün olacaktır.

Tarzı, retro-fütüristik olarak nitelendirilebilir (retro futurism i daha sonra anlatalım).

Arkaplanda devam etmekte olan 2. Dünya Savaşı atmosferi -Almanların yaptıkları tüm o teknolojik yatırımlar meyvelerini vermiş, ve üstün teknolojileri sayesinde yenilmez olmuşlar-, savaşın bitmesini beklemeden başlayan soğuk savaş ve politik paranoya gibi öğelerle şekilllenen distopik bir dönemdir.

Bu dönemde Japonya teknolojik gelişimine devam ederken ilk bilgisayar terminallerini geliştirir. Nazi bilim adamları ari ırk fikri peşinde kusursuz insanı yaratmak için biyoteknolojiye sarıp, genetik klonloma ve organ kopyalama deneylerinde aşamalar kaydederler. Amerika ve İngiltere ise zihin kontrol mekanizmaları ve insan makine arayüzleri üzerine yoğunlaşırlar.

Steampunk dönemine ait buharla çalışan, emek yoğun devasa makinelerin gelişmiş versiyonları -buharla değil, dizel ile çalışıyorlar- ile cyberpunk ın asli öğeleri olan sibernetik alet edevat ve biyolojik gelişimin ilk örnekleri bu dönemde karşımıza çıkar.

Dieselpunk bu alternatif tarih sürecinin kirli, ise gres yağına bulanmış karanlık dönemidir.



Bizim Cnbc-e geçenlerde 8 bölümlük mini dizi The Tudors'u yayınladı - ve 2 hafta önce bitti-.
Aşkta ve savaşta alemin kralı Henry'nin temel içgüdüsü doğrultusunda avrupa -ve tabii dünya- tarihine nasıl şekil verdiğini zevk ile izlemeyi pilanlarken, ilerleyen bölümlerde cnbce'nin diziyi makaslama olayını abartması sonucu, yapımın uzzuuuun diyaloglarla düşen temposunu ayarlamak ya da iki uzun sekans arası izleyicinin kafasını rahatlatmak için araya sıkıştırılan sevişme sahneleri olmaksızın seyir zevki sıfırlanan diziye sadece bikaç bölüm sabredebildim. Yalan yok.

Neyse, yayınlanmadan önce The Tudors'ın fragmanlarında kullanılan müziğe her türlü arama taramalarıma rağmen ulaşma imkanım olmamıştı. Fragman bizzat cnbce tarafından hazırlandığından youtube'da baktığım dizinin orcinal fragmanlarında alakasız müzikler filan dinlemek zorunda kaldım.

Neyse, uzun sözün kısası geçenlerde şarkıya ulaşmayı başardım. Warhammer 40000 oyunundan alınmış ULtramarines Chant isimli şarkıymış:

The Tudors fragman müziği - Ultramarines Chant



Duyduğuma göre Tim Burton, Alice Harikalar Diyarında'yı sinemaya uyarlayacakmış, yine animasyon olarak ama.

Daha önce Corpse Bride ve Nightmare Before Christmas'ı izlemiş ve ikisinin de son kısımlarını göremeden uykuya dalmış ve Alice'i deli gibi seven biri olarak bu animasyon fikrine sıcak bakmadığımı belirtir, bu ve benzeri tüm delilik sınırındaki hikayeleri -eğer illa ki filme çekileceklerse- Terry Gilliam'ın çekmesi gerektiği yönündeki kanaatımı burada yinelerim.


11/12/2007

The Machine Girl


Capon abilerimiz böyle bir film yapmışlar, konu kabaca Yakuza'nın tahsilat için kolunu kestiği genç kızın mafyadan intikam alma sevdası olarak özetlenebilir ki, hayli kabaca bir özet oldu bu.

Aşağıda Machine Girl filminin fragman linki var, tıklayıp izleyebilirsiniz.

Fikirler güzel, uygulama biraz uyduruk olmuş gibi geldi bana. Efektler filan, olmuş mu siz karar verin. Yakında Sinemalarda! da demişler, tuhaf, ben amatör film sanmıştım...

Artı daha bu yaz Grindhouse'da Rose Mcgowan ablamızı benzer bir şekle bürünmüş olarak izlemişken, hoş bir deneyim olabilir.

Bi de dikkatimi çekti, capon ablanın pozu az aşağıdaki Steampunk Abraham Lincoln çalışmasıyla benzeşmekteymiş. Enteresan.

Fragman Burada



Kullanıcı girişi




Shout Box

Benway:

Zaman - mekan düzlemiyle çok oynayınca bir bükülme oldu ve iki paralel evren oluştu..

Benway:

iki farklı tarayıcıda sitenin iki farklı halini görüyorum şu anda

YGT:

Yeni yılınız kutlu olsun!

Hicks:

önümüzdeki sene de hayatta kalmanız dileği ile, huzur dolu yeni yıllar!

Benway:

2009'da da beraber olmak dileğiyle. Herkese mutlu yıllar...

Login or register to post shouts
All Shouts




Son yorumlar